
Kimdir, nedir diyeceksiniz… Oysa adına internet sitesi bile vardı, imza kampanyaları düzenleniyordu Pak Bahadur’a özgürlük diye… İzmir Kültürpark Hayvanat Bahçesi’nde 1953 yılından beri, küçücük bir beton alanda tutsak edilen 59 yaşındaki Asya fili Pak Bahadur’dan bahsediyoruz. Pak Bahadur’un yıllarca beton üzerinde ayakta durmasından kaynaklı eklem ve şiddetli enfeksiyon sorunları vardı… Malesef uyutularak yapılması gereken operasyona kocaman kalbi dayanamadı…
Pak Bahadur Pakistan’dan henüz bir yavruyken getirilmiş, o günden beri beton zemin üzerinde ve kendi yüzölçümünün birkaç katı büyüklüğünde bir alanda, ‘insan seyrine’ sunulmaktaydı. Her gören ‘yazık hayvancağıza’ demekteydi ama bunun için hiçbirşey yapmamaktaydı. Başka ülkelerde hayvanlar doğal ortamlarında, kendilerini en az tutsak hissedecekleri alanlarda tutulurken; Pak Bahadur elli küsür senedir birkaç metrekareye sıkışmış ve betona basmaktaydı… 59 yaş bir Asya fili için çok genç sayılmamakla beraber en az 10-12 yıl daha yaşayabilecekti Bahadurcuk… Son yıllarda ağrıları yüzünden kendisine ismiyle seslenen çocukları bile duymaz olmuştu… Oysa o ismini duydu mu hemen döner bakardı…
53 yıllık İzmir’liydi Pak Bahadur, ya da herkesin seslendiği şekliyle Bahadır. Birçok İzmirli’den daha çok şey görüp geçirmişti. Doğduğunda Türkiye’de İsmet Paşa cumhurbaşkanıydı henüz… 1954 yılında, yani Pak Bahadur Pakistan devleti tarafından hediye edildiğinde ise Adnan Menderes başbakan, Celal Bayar cumhurbaşkanıydı… Tarihe tanık ağaçların gövdelerindeki izler gibi, hortumundaki her halka, İzmir’in yaş kütüğündeki bir halka gibiydi…
Onu gören ve görür görmez seven herkesin başı sağolsun… Şimdi orada sadece aynı kaderi paylaşan Begümcan kaldı… Bari Begümcan işkencesi son bulsun, Begümcan’a doğal ortamına en yakın koşullar sağlansın, en azından file yakışır alanlarda dolaşabilsin…
Tabi ki elimde Pak Bahadur’un dikenli telsiz, beton duvarsız resimleri de var, Bahadur’un gömülürken resimleri de… O acılı yaşamında hiç dikensiz, hiç telsiz, hiç duvarsız olmadığından özgür gibi görünen resimlerini de; çocukluk anılarımızı etkilemesin diye kocaman, cansız bedeninin görüntülerini de sizlerle paylaşmak istemiyorum…

Yılmaz Özdil hayatımda okuduğum en güzel yazılardan birini döşenmiş köşesine… Lütfen okuyun…
Siyah-beyaz.
Arkasına “1969″ diye not düşmüş babam, “Yılmaz’ın en sevdiği arkadaşıyla tanıştığı gün…”
Mevsim, yaz.
Kısa pantolonlu, dizleri yara bere içinde, saçları üç numara, bileğinde sünnet saati, elinde balonla, kara kuru ben… Yanımda o.
Tombiş.
Koca kafalı.
Yüreği daha kocaman.
Gözlerinde kederli bulutlar gezinen, sohbet ederken için için hıçkıran, hüzünlü arkadaşım.
Hemşerim…
Denizi kız, kızı deniz, sokakları hem kız hem deniz kokan İzmirimin, duygusal delikanlısı… Uslu. Terbiyeli.
Kız annelerinin bile, “çocuğum mutlaka tanışsın, onunla arkadaş olsun” dediği, İstanbul ağzıyla kanka, İzmir tabiriyle cankuş.
Yıllar geçti… Büyüdük tabii.
Mesleğe başladım. Çömez muhabirim…
Çömeziz ya, kendi arkadaşlarımızı dünyanın merkezi sanıyoruz…
Gittim, ilk röportajımı onunla yaptım.
“Bu kadar arkadaşın var, bu kadar seviliyorsun, neden mutsuzsun” diye sordum.
Etrafını işaret etti bana.
Yalnızdı… Kalabalık içinde yalnız!
Ve, o gün öğrenmiştim gerçeği…
6 yaşındayken gelmişti İzmir’e, ailesinden koparılıp… Bir daha hiç haber alamamıştı, kokusunu özlediği anasından, babasından.
Yalnızdı.
Hem ağladım, hem de utanarak yazdım, o güne kadar hikáyesini bilmediğim arkadaşımı.
Biraz da siyaset kattım yazıya…
Çünkü katılmayacak gibi değildi… İnönü’yle de tanışmıştı, Adnan Menderes’le de… Darbeleri görmüştü, gençlerin çatır çatır birbirine kurşun sıktığı o karanlık günleri de.
Tarih ansiklopedisi gibiydi.
Zeki Müren’i dinlemişti, Müzeyyen Senar’ı… Bülent Ersoy’un parlayışına tanıklık etmişti Fuar’da… Nasıl da yırtardı karanlık gökyüzünü Cem Karaca, işçisin sen işçi kal… Sabahın ilk ışıklarıyla başlayan kadınlar matinesi, Beyaz Kelebekler, Barış Manço…
Ferdi Tayfur devleşirken, oradaydı.
Ateşböceği Ercan’ın kırıp geçiren esprilerine kulak kabartmıştı, Devekuşu Kabaresi’ne, Nejat Uygur’a, hepsine…
Lunapark’ta kıkırdayan bebelerin mutluluğuna da ortak olmuştu, Paraşüt Kulesi’nden atlayanların heyecanına da.
Röportajım manşet oldu… Yeni Asır’da.
“Okunur mu acaba” derken…
Bir telefon, bir faks, kıyamet gibi.
Meğer, 60′lı 70′li yaşlarını sürenler dahil, herkes tanıyormuş arkadaşımı… Kimi hatırasını anlatıyordu, kimi beraber çekildiği fotoğrafını koymuş mektubuna… Antalya’da, Diyarbakır’da, Eskişehir’de tanıdıkları varmış.
Büyükle büyük… Küçükle küçük olmuş.
Hiç unutmam, mutluluktan uçmuştum…
Annemin yaptığı börekle birlikte koşmuştum ona… Okumuştum tek tek, hemşerilerinin sevgi mesajlarını.
Dinledi, dinledi, dinledi…
Sonra da her zamanki gibi, döndü arkasını sessizce, yürüdü, gitti… Kederli.
*
Pak Bahadur’du o.
Fil diyorlar… Değildi.
*
Geçen ay kaybettik onu.
Pakistan ormanlarında toprağa basması gereken ayakları, ömrü boyunca betona bastığı için iltihaplanmıştı… Taşımıyordu 59 yaşındaki, 5 tonluk vücudunu… Katlanılmaz ağrıları vardı. Ameliyat şarttı. Narkoz verdiler. Son bir damla gözyaşı süzüldü gözlerinden, kapandı, bir daha da açılmadı… Sözde yuva diye yapılan, paslı çivilerle, üç metrelik çukurla çevrili cezaevindeki tutsak hayatı son bulmuştu… Bitmişti işkence.
Özgür şimdi arkadaşım…
Alabildiğine uzanan Asya enginliğinde gönlünce koştuğunu, annesine babasına kavuştuğunu, hasretle sarıldığını, kahkahalarını, “döndüm, geri geldim” diye haykırdığını, ruhunun ilk kez rüzgár aldığını hissedebiliyorum…
*
Ve, dün yine açıldı İzmir Fuarı.
Bu defa onsuz.
Kalabalık yine kalabalık.
Ama artık herkes yalnız.’
| |