
Koladan rakıya henüz geçtiğimiz günlerdi… Sabah oluyor, akşam nerede ne içeceğimizi konuşmaya başlıyoruz, akşama kadar rakı da rakı konuşuyoruz, rakı sohbeti bu sanıyoruz…
Çanakkale’nin bir kasabasının memleketlisiyiz aslen ya, herkes bir büyükanne - dede ziyaretinde. Bir yaz günü arkadaşlarla buluştuk deniz kıyısında, salaş olmak adına salaş olmamış - gerçekten salaş bir meyhanenin en gözde masasına kurulduk.
Uzaktan görenler kırmızı yanaklarımızı, heyecanlı ürkek bakışlarımızı alkolizm belirtileri sanabilirler, ancak biz sadece kırmızı yanaklı ve ürkeğiz.
Büyük şehirlerden gelmişiz ya, garson hemen etrafımızda pervane oluyor, mezeler donatılıyor, üzerimizde sakil duran delikanlı tavırlarla rakıların konulmasını bekliyoruz. Sonra hemen birinden emir geliyor:
- Hadi beyler…
- Şerefe…
Tam o sırada, bölgenin tamamının ürktüğü, bira göbekli, yumurtaya kürdan saplanmış bacaklı, abimiz yaşlarında, ama zaten saygıdan abimiz Laz Ahmet ve en tehlikeli arkadaşı Tarık abimiz içeri girdiler. Hemen yan masamıza kuruldular, hepimiz bir iç geçirerek onlar gibi olmak istedik. Aslında göbeksel açıdan pek de olmadık denilemez yıllar sonra bugün, ama biz o gün - nedense - onlar kadar ağır abi olmak istedik.
Tabi hemen meyhanenin tek garsonu bize olan ilgisini yitirdi, biz de buna hiçbirşey diyemiyoruz… Garson geliyor, gidiyor, abilerin masasını donatıyor. Bizde rakı var, su yok. Ekmek var, tuz yok. Buz var, bardak eksik… Sessizce abilere bakıyoruz göz ucuyla…
Laz Ahmet dedi ki:
- Ankara’da işim var, dünyanın yolu… Üşendim şimdi 700km yol gitmeye…
Tarık abi ne işin var demeden, ‘650km Ahmetçiğim’ diye yapıştırdı.
- Olur mu oğlum, ben senin hayatın kadar gittim Ankara’ya, dedi Ahmet abi.
- Senin hayatın ne ki oğlum, 650 işte, diye ısrar etti Tarık abimiz. Saygılar abim benim…
Biz henüz kurulmakta olan masalarına bakmadan 50 kilometreyi gittikçe yükselen bir nabızla tartışan iki arkadaşa bakıyor, rakıyı unutmuş heyecanla dinliyoruz…
- Tarık, attırma sinirimi, 700km oğlum… Hayatım Ankara’da geçti, dedi son kez Ahmet abimiz…
- Hay hayatını … senin, dedi Tarık.
Burada Tarık dedim abisiz, çünkü Tarık abi o an itibariyle gözümde ölmüş olduğu için, artık ondan pek korkum kalmamıştı…
Biz daha da kızarmış kırmızı suratlarımızla, hemen yan masamızda patlayacak olan bu küçük çaplı atom bombasına baka kalıyoruz…
Bu lafın üzerine Laz Ahmet ayağa kalkıyor, arkadaşına vuracakmış gibi yumruğunu havaya kaldırıyor, tövbe yarabbim dercesine bir surat ifadesiyle ve hışımla dönüyor. Masa devrilecek gibi sallanıyor, üzerinde taş taş üstünde kalmıyor. Tarık abi anlamsızca sakin, gözünü kırpmadan arkadaşına sert sert bakıyor…
Tüm restorana bir sessizlik çöktü…
Ahmet abi, iki elini yumruk yaparak restoranın kışın da kullanılan bölümünü ayıran, boydan boya cam duvarın önüne geldi… İki elini havaya kaldırarak cama yumruk attı!
Kız bayıltan bu sahnelere inanamayarak bakıyoruz, benim korku ve adrenalinden bacaklarım zangır zangır seyiriyor…
Laz Ahmet o büyük şangırtı durup, elleri ve bilekleri yeteri miktarda kesilince, az önce kalkığı masaya doğru yöneldi. Bir kaş göz hareketiyle garson hemen masaya yeni, bembeyaz bir örtü serdi. Ahmet abi sakince oturdu ve iki dirseğini de masaya dayadı, yüzünü avuçlarının içine alacak şekilde öne doğru yaslandı, ve:
- 700 kilometre Tarık, dedi sakince.
Tarık abi öne doğru eğilip, ‘650 Ahmetçiğim’, dedi. ‘Çok kötü kestin bileklerini, hadi gidip diktirelim’
Biz heyecandan kurumuş boğazlarımızla, faza ses olmasın diye yutkunamazken, kalkıp kol kola gittiler!
Ne rakı kaldı, ne su, ne buz… Hesabı istedik, bacaklarımız yeni doğmuş tay gibi titreyerek rakı olayını daha sonraki yazlarda tekrar denemek üzere, kolanın güvenli ortamlarına geri döndük!