İzmir’den İstanbul’a & Yorum (3)

izmir11.jpg

İzmir’i terk ediyorum… İçindekileri değil tabi ama şehri, bizzat kendisini…

İzmir’i terk edip, Necip Fazıl’ın ‘Çiçeği altın yaldız, suyu telli pullu’ İstanbul’una;

‘İstanbul deyince aklıma martı gelir
Yarısı gümüş, yarısı köpük
Yarısı balık yarısı kuş
İstanbul deyince aklıma bir masal gelir
Bir varmış, bir yokmuş…’ diyen Bedri Rahmi’nin memleketine; Rumeli Hisarı’na oturmuş, bir de türkü tutturmuş Orhan Veli’nin yanına, belki de herkesten İstanbullu Sunay Akın’ın Kız Kulesi’ne gidiyorum…

‘Beyaz peynir tabağı
ve su katılmış rakı kadehi
Kız Kulesi’dir çilingir sofrasının’ diyen üstadın sofrasına… Ne mutlu bana…

İçindeyken de sevilen, dışındayken özleminden ölünen, adına en çok şiir yazılmış şehre gidiyorum…

Ardımda, bir alıştın mı terk edemediğin, ülkemizin incisi… Ne mutlu bana, bir güzel şehirden, bir efsaneye…

Fark ediyorum ki, iki şehir arasındaki önemli bir ayrım var: İkisi de özlenmiş de olsa ayrı gayrıyken, ikisine de şiirler yazılmış olsa da; birinin kendisine, birinin temsil ettiklerine yazılmış hep şiirler… En önemli edebiyatçılar İstanbul’a aşkını anlatmış, şehre hitaben yazılar yazmış, birçoğu gözyaşı dökmüş… Oysa İzmir’e bu kadar aşık olan edebiyatçımız yok… Yazan varsa da, hep İzmir’de özlediklerine yazmışlar, arkadaşlarına, dostlarına, kendi geçmişlerine… Orası Bursa da olabilirmişçesine… Bursa da, İzmir gibi pek güzeldir hani…

Ben mesela demişim ki bir şiirimde, naçizane:

‘Günlerden Pazar, güneş başka bir sıcak İzmir’de.
Sahilde dolaştım biraz.
Balık tutanları seyrettim, artık balık olmadığını bile bile körfezde.
Ve ne çok para kazanabileceklerini anlatanları dinledim,
Kordon’daki birahanelerde,
Asla başaramayacakları işlerden.
Küçücük bir kız gördüm tam dışarıya çıkarken birinden.
Tartı başında mahzun, başı tam yukarıya kalkık,
‘Ne olur tartıl amca, ne olursun’
Henüz okul yaşı gelmemiş,
Nerden bilsin ki sayıları ben tartılırken,
‘Sağ ol’ dedim parayı verirken.
Ne ben baktım kaç kiloyum, ne de o zaten…’

Şimdi farkediyorum ki, yazılmış bu şiir İzmir’e değil de, İzmir’deki kendime… Belki özlersem İstanbul’da ileride birgün, özleyeceğim özneye…

Şimdi anlıyorum ki, yazlar uzun ve sıcak, kışlar yalnız ve yağışlıymış İzmir’de…

Hem gitmek o kadar da zor değil: bir yalnızlıktan, iki sevgiliye…

Yorumlar:

Rumuz:
badem

Yorum:
Bu kocca boyu devrilesice Istanbul’a (ondan sanki ne onla ne onsuz olunamayan en buyuk sorunlu kizim gibi bahsetmeyi sectim) sanki ona duyulan ozlem ve saygiyi hak ediyormuscasina, sana rahat huzur veya ask vaad ediyormuscasina kosa kosa geliyorsun. Tipki ortaokul’da yatilidan donerken benimde kostugum gibi. Yazliktan biten yazin ve ilik asklarin buruk huznune ragmen geri donunce icini isitan evindelik duygusuyla seni kucaklayan Istanbul’a kostugum gibi. Zaman gectikce de bunca kalabalik insani ben ne zaman edindim kendime yahu amma da sosyalim dedirten bir Istanbulluluk cesitliligi sunuyor sana (sanki yurdumun her kosesindeki kiymetli insanim benle ayni cesitliligi, ozgur secme sansini, ozgur sevme sansini buluyormus gibi). Amma velakin gercekten iyi gunlerini mutluluklarini ve askini kem gozlerdem uzak yasayamadigin bir vefasiz oldu cikti abisi… Yaslandikca cekilmez ama bir turlu vazgecilmez bir tutkudur bu, buyrunuz geliniz belki paylastikca guzellesir bizim buralaaaaa…

Rumuz:
+nrg

Yorum:
İstanbul da bekler ben de beklerim seni dört gözle…

Rumuz:
Togy

Yorum:
Anımsıyor musun? Bir çetemiz vardı: Vahşi Siyah Atlar… Ismarlama serserilikler yaşardık, kimseden bir şey demeden kaçıp gitmeler gibi, sokaklarda sabahlamak, parklarda yatmak yabancıları mahalleye sokmamak gibi. Ve bir gün gideceğimiz bir Amerika vardı. Herkesin bir Amerika’sı vardı o zamanlar, herkes gece istasyonlarında kendi Amerika’sını aradı. Kısık ışıklı arkadaş odaları ve plağın bir yüzünü kaplayan uzun parçalar eşliğinde kendi rüyalarımıza dalar, dağılırdık okyanuslar, gemi yolculukları, kanayan ıslıklar ve dunyanın bütün limanları önümüzde sessizce uzardı. Biterdi plak, disk boşa dönerdi. Düşlerimiz çarpıp geri dönen sulardı. Şimdi böyle zamanlarda ilk sözü söylemekten kaçınırdı herkes, sonra biri usulca kalkar, herkese çay koyardı anımsıyor musun? Vahşi siyah atlardık, kentin ışıklı çöllerinde kendi izini arayan, deri ceketlerimize sığdıramadığımız düşlerimiz kadar aşık ve düşmandık. Dünya acıtırdı bizi. Her şey kanatır, her şey yaralardı. Sevişmek çekip çıkarmazdı bizi derinliğimizden, öfkemizi dindirmezdi hiçbir şey. Geceleri uyuyamayan çocuklardık, otobüs garlarında uzun maceralar umar, apansız yolculuklara çıkardık. Uykulu kentlere girerdik gece yarıları, ıssız ağaçlar olurdu yol kenarlarında, gökyüzünde parlak yıldızlar. Her yere aynı uzalıkta sarhoş bindiğimiz otobüsün pencersinden sanki bambaşka bir dünyaya bakardık, sonra saklayarak yüzümüzü birbirimizden yumruklarımızı sıkar sessizce ağlardık ışığı açık kalmış pencerelere, kepengi örtülü dükkanlara, yaz bahçelerinden taşan çiceklere, adını bile bilmediğimiz bu kente neye olduğunu bile bilmediğimiz bir hasretle uzun uzun bakardık anımsıyor musun? ahh o gece yolculukları bir başka kentte, bir başka insan olmanın umutları. Kaç yol arkadaşı kaldı şimdi geriye gençliğin ilk acılarını birlikte keşfettiğimiz kaç yol arkadaşı? Sürüyerek götürdüğümüz dargın beraberlikleri saymazsak ne kalıyor elimizde? Ölenler, terk edenler, bir de telefonları, adresleri, kenidileri değişenler… Vahşi, siyah atlardık; yılkıya bırakıldık. İçimizden kimse gidemedi Amerika’ya, kendi Amerika’sı da olmadı hiçbirimizin. Yağmur aldı, rüzgar aldı, zaman aldı o vahşi siyah atları. Herşey o eski rüyada kaldı. Çarpıp geri dönen düşlerimizin üstünde çürümüş cesetleri yüzüyor şimdi vahşi siyah atların. Öldukleri sahilleri kendileri de bilmiyorlar, peki sen anımsıyor musun?

Baba hatırlarsın : ben yoksam siz de yoksunuz… Kendine iyi bak oralarda…

Bu kategorideki diğer yazılar

Kırlangıç ve YılanbalığıKayıp Ambulans & Yorum (2)Ankara kaç kilometre?Boğazından haram geçmiş şehir… & Yorum (3)Ama babacığım…Bekle & Yorum (1)I’m back! (Geldim, geldim…)Değişiklik ve seyahat durumu…Dahi Babam ve Küçük Nihal & Yorum (1)

 
 

« Önceki Yazılar Sonraki Yazılar »

 
İllüstratör: Yaprak Moralı