
Çok ama çok çocukluğumdu… Bizler yani 70′li yılların çocukları -yıkıcı eleştirme amacında değilim- bugünün çocukları gibi değildik. Çok fazla isteklerimiz olmaz, isteklerimiz ülkeye çökmüş olan yokluktan dolayı pek kanatlanamazdı.
Oyuncaklarımızın çoğunu ellerimizle, abilerimizden öğrenerek yapar; tüf tüf, türlü versiyonuyla misket, topaç, tabi ki top, kukalı saklambaç gibi klasik sokak oyunlarıyla vakit geçirirdik. Bu oyunların pek azı için de gerçekten o iş için yapılmış malzemeler kullanırdık. Örneğin tüf tüflerimizin tüfekleri inşaatlardan çaldığımız elektrik boruları, mermiler ise tabi ki ince ince ve özenle kesilmiş kağıtlardan yaptığımız ve uçlarını tükrüklerimizle sivrileştirdiğimiz konilerdi. Bu işi iyice ileri götürenler, kibrit kutularını bantlayarak tüfeklere tutma yerleri, daha küçük kesilmiş borulara artı şeklinde iğneler geçirerek nişangah yaparlardı. Tabi ki misket oyunu için gerçekten misket gerekmekteydi, ancak misket bile o kadar zor bulunan birşeydi ki, iyi misketçilerin misketleri bile kırpık, paralanmış, yuvarlanma özelliğini yitirmiş olurdu. Topaç yapanlar da olmakla beraber, genelde ucuz ve kolay elde edilebilirdi. Ancak bazı topaççıların topaçları da özeldi. Diğerlerinin topaçlarını devirir geçer, leylek veya sinek topaç dinlemez, ortalığı darma duman ederdi. Toplar bile tam olarak top olmak zorunda değildi. Yıpranıp patlayan toplar bile kullanılır, yakan top için ideal atma ve vurma için kullanılırdı. Gazoz kapakları, düz kiremit taşları, her türlü sokak hayvanı oyunlarımızın parçasıydılar.
Tabi ki oyuncaklar da vardı, ama bugünün oyuncakları gibi yaş gruplarına göre ayrılmamışlar, erkeklerin oyuncakları arabalar - silahlar olarak gruplanmış, kızların oyuncakları ise, ne bileyim kız oyuncaklarıydı işte!
Sofistike oyuncaklar pek yoktu. Daha ilerki yaşlarımızda kumandalı, pilli oyuncaklar ortalığı kasıp kavursa da, pek sokağa düşmezlerdi. Sokak daha hür olunan bir yerdi çünkü. Örneğin bugün çocukların ellerinde olan ve sokakları bir çırpıda dolaşan uzaktan kumandalı arabalar, bizim sınırlı çocukluğumuzda pek uzaktan kumandalı değildi. Kumanda yoktu ki uzaktan olsun? Bir ileri, bir geri; bir sağa, bir sola kumanda eden aletle araba arasında en fazla bir birbuçuk metre uzunluğunda bir kablo vardı. O yüzden hür sokakta pek hür bir oyuncak değildi yakından kumanda arabalar. Sokak için de pek narindiler. Bizim sokak arabası anlayışımız, telli arabalardı ki, plastik arabaların üzerine takılan bir telle o arabayı sokak boyunca koşturarak iteleme anlamını taşıyordu.
Şimdi oyuncak müzelerini süsleyen, kolleksiyon için el değiştiren teneke arabalar vardı ki, nasıl şimdi bir yerleri süslüyorsa, o zaman bizim de hayallerimizi süslemekteydiler.
Babam her doğum günümde beni Ankara’daki Ulus Saman Pazarı’nda bir oyuncakçıya götürürdü. Hafızam muhtemelen beni yanıltmaktadır, ancak bu büyüklükte bir kapalı alan daha önce hiç görmemiştim. Hem de bu mekan oyuncak doluydu! Babacığım beni orada serbestçe dolaşmaya bırakır, ben ise yılda bir kez de olsa hayatımın en güzel, en zevkli, en sıkıntılı gününü yaşardım. Dönem ülkenin geneli için bir yokluk dönemi olduğundan, biz çocuklar da durumun farkında, olmayacak şeyleri istemeyen, kaprissiz, anlayışlı miniklerdik. O yüzden her doğum günümde ben, zevkten dörtköşe ancak tek oyuncak seçme zorunluluğumun sıkıntısıyla, karar vermeyi öğrendiğim oyuncakçının koridorlarında dolaşır dururdum…
O gün plastik bir kılıçla, teneke bir ambulans arasında kaldığımı hatırlıyorum. Belki de hayatımda ilk defa elimde iki oyuncakla babamın yanına gidiyorum, babam benim ikilemimin farkında değil, dükkan sahibiyle sohbet ediyor. Öyle bir düzen var ki küçük beynimde, babama iki oyuncağı da almak istediğimi söyleyemiyor:
- Bu mu? Bu mu? diye soruyorum.
Babam; ‘Hangisini istersen oğlum’ diyor cömertçe. Ama ben ‘ikisini de’ diyemiyorum işte! Şimdi oyuncakçılarda çığlık çığlığa annelerinin eteklerini tutarak ağlayan çocukları görünce, ne kadar da gereksiz bir ketum tavır içinde olduğuma bugün inanamıyorum.
Çok zor bir kararla, teneke ambulansı yerine bırakıp, kılıçla ve zoraki bir gülümsemeyle babamın yanına gidiyorum. Babacığım kafamı okşuyor, ben dışarda beklerken ödeme için biraz içeride oyalanıyor. Eve dönüyoruz. Doğum günüm pek de güzel geçiyor, anlık da olsa o muhteşem teneke ambulans unutuluyor…
Ertesi sabah…
İçimde tuhaf bir sıkıntıyla uyandım…
Babam beni pek severdi. O ambulansı ne kadar da çok istediğimi gözlerimden okumuş olmalıydı. Kesin okumuştu! O yüzden o ambulansı da almıştı! Kesin!
Yerimden fırlıyorum, evde yanlız olduğumdan, oda oda dolaşıp evde ne kadar gizli yer var ise fellik fellik arıyor, her yeri deli gibi karıştırıyorum… Ya bu benim annemle babam da ne tuhaf insanlar, aldıkları bir oyuncağı benden neden gizliyorlar? Belli ki şımarmayayım diye bir başka önemli günde verecekler bana, evin en gizli bölgesinden çekip çıkarıp… Tüm gün evi hallaç pamuğu gibi atıyorum, akşam annemle babam işten gelince de, hınzır hınzır yüzlerine bakıp gülümsüyorum. Sizi gidi sizi! Neler saklıyorsunuz benden!
Ertesi sabah tekrar uyanıyorum, arama yeniden başlıyor. Yavaş yavaş umutsuzluğa kapılsam da, bizimkilerin çok aklıllı olduğu ve ambulansın yerini hergün değiştiriyor oldukları düşüncesi beni daha da hırslandırıyor sadece… Günler günleri kovalıyor, evde ne misafir odası dolaplarının arkası kalıyor, ne de annemin çeyiz sandığı. Hergün hepsi çekiliyor, tüm dolaplar kurcalanıyor, sandıklar ve hurçların içleri boşaltılıyor, ambulans yok… Haftalar haftaları kovalıyor sonra, aylar da ayları… Daha sonra yıllar, yılları…
Ambulans unutuluyor… Yıllar sonra bir öykünün içerisinde, okuyanlar için bir tebessüm olarak yeniden canlanıyor… Babam öykümü okuyor, - amacım en son o olsa da -yüreği burkuluyor. ‘Neden söylemedin oğlum?’ diyor. Yıllar önce benim içimi sıkan o teneke ambulans, şimdi günahsız babama dert oluyor…
Üzülme babacığım, ambulansı unuttum gitti, ama o aldığın kılıçla ne anılarım oldu benim!
Yorumlar:
Rumuz:
Nazli
Yorum:
Hem söyleme ambulansı istediğini, hem de bu öyküyü buraya yaz, babani üz! Oldu mu yani?!.
Rumuz:
Anlatanadam
Yorum:
Haklısın Nazlı, ama babamı buraya yazdığım için değil, ilk bu hikayeyi anlattığımda üzmüştüm zaten
Çocuk hali işte…