
Baba memleketi Çanakkale’ye gidilirdi eski yazlarda. Çanakkale’nin Lapseki ilçesinin Çardak Köyü’ne. Elleri bembeyaz, yüzü nur içinde babaannenin yanına koşarken yazın ilk günleri başlardı. Çardak Köyü’nün bir çıkmazında otururdu babaanne. Otururdu derken, gerçekten otururdu orda hep. Önünden deniz akan köyün, hayatında hiç deniz girmeyen kadınlarındandı. Kocalar hep cennete uğurlanmış, onlarca yaşlı kadın babaannenin evinin önündeki gölgelikli divanda, belirli vardiyalarla otururlardı öylece. O çıkmaz sokağın dışında yaşanan hayatları dedikodularlar, olur olmaz ama çok da yıkıcı olmayan hikayeleri insanlara yakıştırırlardı. Çoğu ayağını denize bile sokmamıştı. Eskiler çok iyi bilir; deniz kıyısı kent ve kasabalarda yerleşim önceleri hep denizden en uzak bölgelere yapılır gelirdi. Çünkü deniz evleri yıpratır tuzuyla, her daim esen rüzgarıyla, toprak da pek verimsizdir deniz kıyısında. E kadınlara denize girmek de pek caiz (!) olmadığından, denizden hep uzak olmuşlar bizimkiler bu deniz kasabasında. Bir de bakmışlar ki hepsinde yaş yetmişi geçmiş, zaten denizlik de pek hal kalmamış.
Bizler de anneanne, babaanne ziyaretine gelen şehirli çocuklarız, her yaz buluşuruz bu bizce tatil beldesinde. Buluşur buluşmaz hemen kışın neler yaptık abartarak anlatırız, azıcık harçlıklarımızla alınan gazoz - çekirdek eşliğinde. Sonra çayıra çimene yayılır, bir de top bulduk muydu hemen dalarız eğlenceye. Küçücüğüz ufacığız, top oynar, acıkırız Ziya Gökalp’çe…
Bazı arkadaşlarımız oralı, yaz kış orada yaşarlar ama bizlerin gelmesiyle hayatları değişir hemen. Bizlere özenir, anlattıklarımızı ilgiyle ve içten içe bir kıskançlıkla dinlerler. Biz de bu özentiyi bilir, anlattıklarımızı süsledikçe süsleriz. Sadece yaşadıklarımızı değil, yaşamak istediklerimizi de yaşamış gibi anlatır dururuz. Bu arkadaşların çoğunun babası balıkçıdır. O yüzden balıkla ilgili çok şey bilirler, babalarının sandallarını kullanabilirler, aslında biz şehirli çocukların onlara özendiğini pek bilmezler.
O günlerde kırlangıç denilen balık çok çıkardı Çardak’ta. Gerçi her türlü balık bugünle kıyaslanırsa pek boldu ama, kırlangıç artık hiç kalmadığından şimdilerde, onu anmaktayız bu öykümüzde. Bilmeyenler için anlatmalı, kırlangıç bizim denizlerimizin fazla göç etmeyen, yerli balığıdır. Akdeniz, Marmara ve Ege’nin ılık sularının sahillerinde tek eşli olarak yaşar. Onlar bu ılık suların en diplerinde 15-20 yıl birbirine sadık çiftler halinde hayatlarına devam eder, ama biz onları avladıkça, aslında bir seven çifti ayırdığımızı o zamanlar bilmeyiz. Atarız büyük iğneli bir oltayı denizin en dibine, ucuna da yarım bir sardalya, bir iki saat bekleriz. Sonra bir çekeriz ki, ucunda en az otuz, kırk santimetre bir kırlangıç.
Yine bilmeyenler için söylemeli, kırlangıç çok güçlü bir balıktır. Denizin dibinde hareketsiz yatan sardalyayı ağzına attığında, içinde büyükçe bir iğne yuttuğunu da anlayınca seksen, doksan metre dipte yaşadığı mekanını hemen terkeder, gökkuşağı kanatlarını da açarak olta, kurşun ne var ne yoksa taşıyıp, yukarı doğru yollanır. Böylece onu tutmak için orda olan cingöz çocuk, oltanın kurşunu ve iğnesi koptu zanneder. Sadece boş bir misina çektiğini düşünen küçük avcı, kırlangıcın aniden dibe dönmesine hazırlıksız yakalanırsa ya olta tüm ekipmanıyla suya düşer ve kaybolur, ya da misina aşırı gerildiği için kopar gider. O yüzden can havliyle yukarı çıkan kırlangıcın ağzındaki misinanın boşluğunu almalı, balığı ürkütmeden sandalın küreğinin takılı olduğu iskarmoza misinayı gerdirip beklemek gerekir. Bu yolla kırlangıç dalışa geçtiğinde gerginliği farkederek tekrar yukarı çıkar ki, bu böyle sürüp giderken zavallı hayvancağız yorulur. İşte bizim oralarda, çocuklar kırlangıcı aynen böyle yakalar…
Çocuklar genelde o kadar çok kırlangıç yakalıyorlar ki bir seferde, herkesin büyükannesi o akşam çorbasını yapıyor, kalanını kasabanın garajına kurulan tezgahlarda balık satan gerçek balıkçılara satıyorlar, yine de tüm mahalle balığa gidildiği gün kırlangıca doyuyor. O gün altı çocuk sandala doluşuyorlar yine, kendi özel kırlangıç yerlerine kürek çekiyorlar. Sardalyalar oltalara takılıyor, misinalar suyun dibine yollanıyor ve bekleme faslı başlıyor. Sohbet gırla gidiyor, Çanakkaleli dostlara İzmirler, Ankaralar, İstanbullar abartılı şekilde anlatılıyor arka arkaya hikayelerde. Derken balıkçı Sadık avaz avaz bağırmaya başlıyor:
- Oğlum bu başka birşey, çok acayip!
Hepimiz Sadık’ın misinasına bakıyoruz, bu yorulmuş kırlangıç gibi değil hakikaten de. Yorulmuş kırlangıç renk cümbüşü kanatlarını açmış, dimdik gelir oysa. Sanki su yüzüne kendi çıkmak istercesine isteklidir son anında. Sadık’ın misinası ise bir başka, bıçak gibi yırtıyor denizin durgun suyunu, “vıjjt, vıjjt” diye ses çıkartıyor. Sadık yüz metreye yakın attığı misinasını canhıraş çekiştirirken elleri kesilmiş, kanıyor ama farkında değil. Hem bağırıyor, hem çekiyor. Hepimiz sandalın dengesini bozarak bir tarafa toplanmış, Sadık’a bakıyoruz heyecan içinde. Bu ne büyük kırlangıç! Seksen santim olanları varmış, balıkçı abiler anlatıyorlar; hepimiz kafamızda hayal ediyoruz “Of, ne para eder bu ya! Gazoz alırız, çekirdek alırız hem de bir iki kilo. İçimiz bayılana kadar yeriz. Meydanda kurulan panayıra gider, uçan sandalyelere bineriz midemiz bulanana kadar, paramız kalırsa dondurma bile alırız belki be!”
Derken Sadık “Geliyor, geliyor” diye bağırarak sudan simsiyah, upuzun bir kemer çıkartıyor. Işıl ışıl, kalın bir yılan!
- Bu ne be!, diye bağırarak sandalın içine atıyor koca yılanı - yani yılanbalığını. O saniye hepimiz kendimizi denize atıyoruz. Bir tuhaflık oluşuyor; yılanbalığı sandalda, hepimiz suda duruyoruz. Birbuçuk metre yılan balığı büyük bir gürültü çıktararak sandalın içinde debeleniyor, tüm misinaları birbirine karıştırıyor, biz altı çocuk sadece kafalar suyun dışında öylece kayığın içine endişeyle bakıyoruz. Derken yılanbalığı iğneden de kurtuluyor, bizler korkuyla sandalın yılanbalıksız tarafından sandala binerken. Sonra, belki de bir saatten fazla uğraştan sonra yılanbalığını sandaldaki alet edevatla tutup deniz atıyoruz korkuyla. Kırlangıçsız ama çok abartılabilecek bir hikayeyle evlerimize dönüyoruz…
Zaman içinde yılanbalığının rengi iyice kararıyor; boyu, dişleri uzuyor ve keskinleşiyor. Hatta Sadık’ın elini bile ısırıyor İzmir’deki okul arkadaşlarına anlatırken. Hatta şimdi sizlere anlatırken bile gerçek hali gözümün önüne gelmiyor o kocaman, sivri dişli, kana susamış yılanbalığının.
Bunları yazarken düşünüyorum da kırlangıç avladığımız o son günleri; acaba kırlangıçlar gerçekten bitti mi, yoksa başka sahillere mi gitti kırlangıçlar hergün sardalyalarıyla gelen o çocuklardan bıkarak. Yoksa o çift çift yaşayan kırlangıçlar rica edip yılanbalığı ağabeylerine, bize bir uyarı mı gönderdiler o gün “Yeter, sevenleri ayırmayın artık” diye?